Mertlik ve Dürüstlük Hileyi Yener, Yalancının Mumu Yatsıda Söner. Mutlaka Bu Devran Tersine Döner, Hedefe Yürüyen ADAM OL YETER!...www.alparslankyu.com

ALPARSLAN Köyü


ALPARSLAN


 DERNEK

 

GALERi


Alparslan arşİv
İLETİŞİM

ykalinci@hotmail.com

NİYAZİ BASAN İLE "ALAMANCILIK" ÜZERİNE

Köyümüzden Almanya'ya göçün öyküsü

Almanya,savaştan sonra  iş gücü açığını kapatmak için İtalya ve İspanya gibi ülkelerden sonra 30 Ekim 1961 tarihinde Türkiye ile yapmış olduğu anlaşmayla  İstanbul'un Tophane semtinde bir irtibat bürosu kurdu.
      Almanya'ya gelmek isteyen insanlar bu büroya yada memleketlerindeki iş ve işçi bulma kurumlarına  müracaatta bulunuyor, ardından köylerine geri dönüp, bürodan gelecek ''Almanya Kartını'' bekliyorlardı. 

       "Bir çokları Almanya'da yeni bir hayat kuracaklar, kök salacaklar ve vatanlarını sadece misafir olarak ziyaret edeceklerdir."                                                             Theodor Marquard İstanbul Alman irtibat Bürosu Müdürü, 1966

KÖYÜMÜZDEN ALMANYA'YA GÖÇÜN ÖYKÜSÜ

        Savaştan sonra  iş gücü açığını kapatmak için İtalya İspanya gibi ülkelerden sonra Almanya 30 Ekim 1961 tarihinde  Türkiye ile yapmış olduğu anlaşmayla  İstanbul'un Tophane semtinde bir irtibat bürosu kurdu.
      Almanya'ya gelmek isteyen insanlar bu büroya ya da memleketlerindeki iş ve işçi bulma kurumlarına  müracaatta bulunuyor, ardından köylerine geri dönüp, bürodan gelecek ''Almanya kartını'' bekliyorlardı.Kartını alan İrtibat Bürosu'na koşuyor ve Almanya'ya gidiş "çilesi" başlıyordu...
      Aralarında belki de hiç doktora gitmemiş kişilerin de bulunduğu işçiler, Alman doktorlar tarafından sıkı bir sağlık kontrolünden geçiriliyordu. İşçiler, dişlerine kadar kontrol ediliyorlardı. Sağlam olanlar, köylerine kentlerine gidip, Almanya'ya gitmek üzere tahta bavullarını hazırlıyor ve "1-2 yıllığına, 3-5 kuruş biriktirdikten sonra geri dönme düşüncesiyle" uzun bir yolculuğa hazırlanıyorlardı.İstanbul'un Sirkeci Garı, ayrılış günü geldiğinde ana baba günü oluyordu. Kiminin uğurlayanı vardı kiminin yoktu. Kara trene binildiğinde içleri bir hüsran sarıyordu.
      Yaklaşık 3 gün süren yolculuktan sonra Münih garında yeni bir hayata başlanıyor, gardaki camsız odalarda insanlar gidecekleri kentlere göre ayrılıyor ve ellerine tren biletleri ve kumanyaları veriliyordu.
      Gittikleri kentlerde çalışacakları firmalarda Türk tercümanlar ve firma yetkilileri tarafından karşılanan işçiler önce, ''Heim'' adı verilen kalacakları yurtlara yerleştiriliyordu. Bunların çoğu, 2, 4, 6 kişinin kalabileceği odalar, müşterek tuvalet banyo ve mutfağı olan barakalar, bekarların kaldığı yurtlardı.

Köyümüz Alparslan,1970-72 senelerinde Yurt genelinde doruğa ulaşan bu göçten 1964 ten itibaren  nasibini almaya başlamıştır.
          Türkiye'de ''Alamancı'', Almanya'daki Türkler arasında ''Gurbetçi'', Almanlar tarafından önce ''Gastarbeiter'' (misafir işçi), daha sonra ''Auslaender'' (yabancı) ve şu anda da ''Mitbürger'' (hemşehri) denilen Türk işçilerinden kendisine misafir olduğum şimdi 75 yaşlarında emekli bir vatandaşımız olan
Niyazi Basan'ın kendi ağzından Köyümüzden yaptığı  bu maceralı  göçün öyküsünü, anlatacağım sizlere.

          Seneler önce gençliğinde yaptığı ağır işlerin etkisiyle   hastalıktan dolayı emekli olan ve o zamandır hastalıklarla pençeleşen , genç yaşlarında deli kanlı olarak geldiği Almanya'da saçları ağarmış,  hastalıklardan adeta çökmüş olan Niyazi amcamızla yapacağım bu röportaj kendisine eski günlerini hatırlatacağım için çok zor geldi, ama kendimi mecbur kıldım; çünkü kendimin de içinde bulunduğu bu "kahrolası" Almanya macerasını köylülerimizden dinlemek, öğrenmek daha başka olacaktı.
          Hal hatır sorduktan sonra konuya nasıl gireceğim diye adeta heyecandan titrerken çay ikramı geldi,bardağa şekeri koyup karıştırırken cebimden  çıkardığım kayıt cihazını gören Niyazi amca  o ne diye sorduğunda konuya girmiş olduk.

 

--Bu sizinle yapacağım röportajın ses kaydını alacak cihaz.

Ne röportajı bu?

--Almanya  macerası,buraya geliş hikayeniz.

( etrafa bakınarak sanki başka işin yok mu dercesine çayından da bir yudum aldıktan sonra)
Bu nerden aklına geldi?

--Biz köyümüz adına Almanya'da bir dernek kurduk; ben de derneğimizin görevlisi olarak  Almanya'dan ve köyümüzden bu macerayı merak edenlerle paylaşmak için böyle bir röportaj yapmayı ve köyümüzün İnternet  sitesinde yayınlamayı düşündüm.

Neden olmasın,nerden başlayayım? Sen sor,ben anlatayım.

--Almanya'ya gitme fikri nasıl geldi aklınıza ilk önce?

Ben askerliğimi yaptıktan sonra Zonguldak Karadon bölgesinde madene başladım ve  aşağı yukarı 17 sene çalıştım. 1964 senesinde Kalıncıoğlu'nun İsmail benim yedeğimdi."Yahu İsmail herkes Almanya'ya gidiyor bizde yazılalım" dedim ve yazıldık. Derken fazla ara geçmeden bizim İsmail gitti, fakat benim müracaat kartı çıkmadı, bir sene geçti kart yine çıkmadı. Kart gelseydi ben de 64 -65 senelerinde gelecektim Almanya'ya.

--Bu süre içerisinde,ilk gidenlerden izine gelen oldu mu?

Tabi ki oldu, onlar da "biz makinenin başında oturarak para kazanıyoruz"  derken beni daha fazla merak aldı ve karar verdim tekrar denemeye. Karar verdikten sonra 68 seçimleri olacaktı,Halk Partisi bizim köyden kazanamıyordu, biz Demokrat Partiyi destekliyorduk.Abdurrahman dayı falan(benim dedem ) , Mustafa çavuşun karısı bizi kardeş edinmişti, anneme anne derdi ,seçim yaklaştığında  Mustafa çavuş Halk Partiliydi ve bana "dayısının sen bu sefer oyunu Halk Partisine at,seni sandık başkanı yaptıracağım" dedi, bende "olur  dayı benim 4 senedir Almanya kartı çıkmadı onu hallediver ben o zaman sizi desteklerim" dedikten sonra,"söz ilgileneceğim bizim Zonguldak'ta adamlarımız var" dedi.Sonunda "sandık başkanı olacağım" dedim ve hısım akrabalara da Halk Partisini destekleyin bu sefer dedim ,seçim oldu ve 8-9 oy fakıyla Halk Partisi kazandı .

--Bu seçim sonucu da senin işlerin olacağı anlamına geldi yani.

Evet öyle oldu; nihayet seçimden sonra bana bir kart verdiler iş ve işçi bulma kurumuna git diye. o zamanlar bu kurumda Sabri bey diye bir müdür vardı. Kendisiyle görüştüğümde "senin kart 1964 de çıkmış, neden o zaman müracaat etmedin" diye sordu ben de yok almadım kart dedim.

--Kart çıkmış,senin eline ulaşmamış demek ki.

Evet öyle ulaşmadı. Sabri bey de bana "senin kartı yakın bir zamanda çıkartıp gönderirim" , dedikten sonra ben köye geri döndüm .1965 in beşinci ayında ben Topanda ormanda çalışıyordum. Ormanın bir bölümünü kesim için almıştım,orada tomruk keserken Dursun yengen ( eşi ) geldi ve bana "seni derhal Zonguldak tan 'istyorlarmış" dedi. Posta adresimiz Devrek'teki  Fatime'yeydi, kuyumcu Fatimeye.
Rahmetli Hasan ağam Devrek' e varıyor ve kartı o alıyor Fatime'den.

--Hangi Hasan ağa?

Cin Hasan, Durmuş'un babası (Hasan Taşçı) kartı getiriyor eve yengene veriyor, o da bana haber vermeye gelmiş Topana (Dursun yengeye dönerek) hanım ben o akşam mı  yoksa yarınki sabah mı gelmiştim eve? (Dursun  yenge de "bilmiyorum ki geçmiş zaman" diye geri cevap veriyor) Eve geldim ve param da yok, fakirlik işte.

--Demek ki zor günler di.

Bilmiyorum ki kimden para almıştım (bu arada da Dursun yenge "annen vermişti" diye hatırlatıyor),
evet anam vermişti. Derken gittim Zonguldak'a bir tane iş veren temsilcisi gelmiş. Beni yanına çağırdığında tercümana dönerek Almanca bir şeyler dedi, ben de merakla tercümana ne diyor diye sorduğumda "senin saçlarının beyazlaşmaya başladığını,  ihtiyar olduğunu ve Almanya'ya gidemeyeceğini  o söyledi" deyince bende "1938 doğumluyum,17 sene madende çalıştım" dedikten sonra Alman da "o zaman sen tam bizim aradığımız adamsın" dedi.

-Sen de rahatlamışsındır o zaman.Sizi seçiyorlar mıydı öyle?

Zaten ormanda kütük yuvarladığımdan ellerim de nasırlıydı,baktıklarında tamam dediler ve muayeneye yazdılar; ama pek de umutlu değildim.

--Neden teretdütlüydünki ?

Ben bronşit yüzünden madenden ayrılmıştım ,yüzde 20 malüliyetten ayrılmıştım,ondan dolayı ormanda çalışıyordum.Nitekim çok şükür ilk muayeneyi geçtim.

--İyi,Allah'a şükür sağlıklı çıktın,daha sonra?

Yalnız idrar bozuk çıktı.

--İdrara kadar da mı kontrol ediyorlardı?

Sen ne diyorsun yahu, çırıl  çıplak soyuyorlar adamı! Daha sonra,  bir numarayı da bana takmadılar mı?

--Nasıl numara takıyorlar ?

Doktor tekrar muayene edecek ya ondan dolayı birinci benden başlayacaklar ince muayeneye. İşte iş veren gitti, kadın doktor başladı muayeneye, affedersin her yere bakıyor!

--Doktor'da mı alman ?

Yok yok Türk .O da dedi idrarında bir anormallik var diye ve İstanbul'a  gidip orada son muayeneni olup pasaportunu oradan alacaksın dediler. Allah razı olsun Sefer ağadan 400 lira aldım; o zaman çok büyük para tabi; ben bu parayla idrar meselesini hallederim dedim ve gittim İstanbul'a.

--Sefer ağa derken ?

Şu bizim rahmetli Allah kana kana rahmet eylesin Akbaldırın Çekeneci Sefer (İrfan ağabeyin babası Sefer Aydın) o verdi parayı. Tabi İstanbul'a gitmeden önce kendim başka özel doktorda muayene oldum,idrarımda bir şey yokmuş,soğuk algınlığında falan olabilir dedi ,ama yinede tereddütlü şekilde Akçasu'dan da olmak üzere birkaç kişi gittik  İstanbul'a, Alman Bürosu'na,orada da tekrar soyulup daha ince bir muayene olduk,aşağıda bekleyin dediler ve aşağıda beklerken  düşünüp  acaba sonuç ne olacak diye dua edip dururken yukardan merdivenin başına gelen birisi listeyi okumaya başladı,  biz de hep birlik bakarak dinliyoruz tabi ki, yarıya  gelir gelmez Niyazi Basan dedi ve daha sonra pasaport ile birlikte  bir kağıt verdiler ayın  yirmisinde, beşinci ayın yirmisinde havaalanına gelin diye.

--Kaç senesinin oluyor şimdi bu 1968 mi?

Yok yok 1969 Mayıs ayının  yirmisi, havaalanından uçakla Almanya'ya gideceksiniz dediler.

--İlk gidenler tirenle gitmiş.

Doğru önceden öyleymiş, neyse geldim Devrek'e aldım bir büyüklük (0,7 lik Rakı şişesi) vardım bizim köyün mezarlık arkasına orada Süleyman ağanın Recep varmış (bu arada Dursun yenge '' yahu sende her şeyi anlatmasana''diye müdahale ediyor) sen sus,çektik kafaları Recep'le  hey gidi Allah'ım sen yoksulluktan Almanya'ya gidiyorsun ne bu vaziyet  adam içer mi, gençlik alameti işte, geldim eve. (dursun yengeye dönerek)on gün kaldım mı ben köyde (evet on gün kaldın diye cevap alıyor).

--Heyacanlı son günlerin artık..

Dönelim bizim 1964 de çıkmayan karta, nerdeymiş o kart kim almış biliyor musun?

--Kimdeymiş birisimi almış yoksa?

O zamanlar benim kart İsmail'in kartıyla birlikte kuyumcu Fatime'ye geliyor,bunu oradan Süleyman ağanın Recep alıp bana vermesi için karısına veriyor.

--Size versin diye demekki ?

Oda  sandığa atıyor mu rahmetli. Rukiye öldükten sonra kart çıkıyor sadıktan yoksa ben babanlardan önce gelecektim Almanya'ya.

--Sandığa neden koyduki?

Cahillik işte bilmem ki neden, neyse dönelim bizim Almanya yolculuğuna; vardım ayın yirmisinde İstanbul'a havaalanı'na bindiğimiz uçak da Condor'du, indiğimiz yerde Düsseldorf.

--Karşılayan oldumu havaalanında? Seninle başka gelenlerde varmıydı?

Sen ne diyorsun büyük 400 kişilik uçak, belki de tabi hepsi işçi adayı, Altenessen'den işveren ve tercüman gelmiş bizi almaya, tabi Gelsenkirchen'den , Essenden, Recklinghausen'den de gelmişler bizi ayırdılar .Benim kartta dik ayak işçisi diye yazıyordu, ondan dolayı beni Altenessen ocağına ayırdılar orada dik ayak olduğu için.Geldik 15-20 kişi Karlsplatz'daki Heim'lara  (iş.i yurdu pavyon ) tercümanda Rum.

-Bilmediğin bir yere geldin Heim Büyükmüydü?

Çok büyük 500 kişilik.

--Odada kaç kişi kalıyordunuz?

Bir odada 3 kişiydik,altlı üstlü karyola (ranza) vardı.

--Alış verişi nasıl yapıyordunuz, tercüman geliyor muydu,yemeği falan nerede yapıyordunuz?

Yok yok tercüman gelmiyordu, bize tercüman yazıverdi önemli şeylerin ismini onu gösteriyorduk. Sağda Türkçe solda Almanca yazıyordu , öyle öyle öğrendik, zaten ilk önce ekmek,tuz şeker gibi şeyleri öğrendik. Ortak mutfağımız vardı orda yapıyorduk yemeği de. Bir iki gün dinlendikten sonara bizi öğrenci atölyesine verdiler.

--Eğitim için?

Orada Pickhammer (mortakel), Schlauch(hortum), gibi şeyleri öğretiyorlardı. Aramızda hiç ocak görmeyenlerde vardı tabi.15-20 gün sonra ben dedim çalışacağım diye, sıkılmıştım artık bildiğim şeyleri tekrarlarken. Tercümana, Rum tercümana dedim ben böyle uğraşamam ben buraya kömür kazmaya geldim Ne bu böyle diye tercüman da sen iki ay kurs göreceksin evraklarında öyle yazıyor dedi,
bende iki ay kurs murs göremem , çalışacağım dedim. Ertesi gün ben ,tercüman, çavuş, mühendis, vardık ayak başına başladık aşağıya inmeye. Ben fırladım gittim meraktan ayak dibine doğru tercüman çağırıyor sen nereye gidiyorsun diye,  ona sormuşlar bu adam delimi ne böyle, nereye koşuyor diye.

--İnmiştin artık merak ettiğin ocağa . Ayak başı öyle dikmiydi de  hızlı gittin ?

Dik ne demek , yüzde yüz dik ; Zonguldak'taki ayaklardan daha çok dik, ben öyle ayak görmedim, oluk olmadan kömür kendiliğinden gidiyor. Yukardan aşağı ya baktığın zaman aşağıdakiler kuş kadar gözüküyordu , gittim yanlarına sen neden koştun dediler, ben bu ocaklarda 17 sene çalıştım baktım bizimkilere benziyor mu diye dedim. Zaten Zonguldak'a gelen işçi temsilcisi çalıştığım dik ayağın planını  çizmem için verdiği kağıda yazmış dik ayakta çalışacak diye. Tercüman bana yarın buraya geleceksin,  iki hafta birisiyle beraber çalışacaksın daha sonra kendin çalışacaksın dediğinde ben iki hafta onunla çalışamam iki üç gün sonra kendim çalışıp  kendi yaptığım işten prim alacam dedim çünkü günde iki sarma yapan biri 52 mark yevmiye alıyordu, ben çalışacağım yanımdaki pirimimi alacak ; olur mu öyle? Tamam deyip orada verdiler elime mortakeli, bir başladım ,gençlik işte, etraf toz duman adeta gürlüyor, ocakta kömür sel gibi iniyor ayak dibine, arkadan bağırdı mühendis "bu adam ne yapıyor,  göçerecek burayı başımıza" diye, ve bana direk verdiler kesim tokmakla yerine yerleştirip kamayı taktım, takoz vurdum, takozsuz olmaz bu, mecbur takoz konacak, mühendis tercümana demiş
tamam güzel çalışıyor kendisi çalışabilir diye böylelikle ilk gün bitmiş oldu.

--Bu arada , Almanya'da senin buraya(Almanya'ya)  geldiğini duyanlar olmuş mu, seni ziyarete geldiler mi?

Evet,bir hafta sonra falan gelmişlerdi baban ve Ahmet hoca (Ahmet Karakiraz). Hatta Allah razı olsun Ahmet hocadan bana elbise aldı, para verdi , benim geleceğimi zaten duymuşlar onlar.

--Türkiye'yle nasıl haberleşiyordunuz ?

Mektup yazıyorduk, bir buçuk-iki ay sonra cevap gelirdi.
--(Dursun yengeye soruyorum)siz bunu gönderdikten sonra merak ettiniz mi diye "tabii, hatta kim bilir nereye gitti diyenler oluyordu" diye cevap alıyorum.

-Bu seneleri özetleyebilir misin desem:

"Beş altı sene çalışıp bir araba alırım diye geldim buraya; senelerce çalıştım. Hala  zengin olup da gidemedim memleketime,ya da fakir olup da gidemedim. Ne kazandın diye sorarsan; kaybettiklerim oldu ve de pek bir kazancım olmadı. Görüyorsun işte; ne memlekette kalabiliyoruz burada torunlarımız var diye, ne de burada kalabiliyoruz  memlekette yer, yurt, sağlık var diye..."

          Bu arada sohbete o kadar dalmışız ki kahve gelmiş önümüze farkında değiliz,ben de bu röportajı sona bağlayarak başka konularda kendi aramızda sohbete devam ediyoruz...
          Bu arada yaptığım bu röportajı ilgiyle cevapladığı için Niyazi BASAN amcaya çok teşekkür ederek daha nice yıllarını torunlarıyla birlikte, sağlıklı ve  mutlu bir şekilde geçirmesini temenni ederim.
          Ayrıca bizi ağırladıkları için Dursun yengeye ve kızları Saime'ye de şükranlarımı sunarım.

Abdullah Aydın   0cak 2007

 

ALPARSLAN GÜNCEL

GAZETELER


HABERLER

DEVREK REHBERİ

DEVREK