Köyümüz Alparslan,1970-72 senelerinde Yurt
genelinde doruğa ulaşan bu göçten 1964 ten itibaren
nasibini almaya başlamıştır.
Türkiye'de ''Alamancı'', Almanya'daki Türkler arasında ''Gurbetçi'',
Almanlar tarafından önce ''Gastarbeiter'' (misafir işçi), daha sonra
''Auslaender'' (yabancı) ve şu anda da ''Mitbürger'' (hemşehri)
denilen Türk işçilerinden kendisine misafir olduğum şimdi 75 yaşlarında
emekli bir vatandaşımız olan
Niyazi Basan'ın
kendi
ağzından Köyümüzden yaptığı bu maceralı
göçün öyküsünü, anlatacağım sizlere.
Seneler önce gençliğinde yaptığı ağır işlerin etkisiyle hastalıktan dolayı emekli
olan ve o zamandır
hastalıklarla pençeleşen , genç yaşlarında deli kanlı
olarak geldiği Almanya'da saçları ağarmış, hastalıklardan adeta
çökmüş olan Niyazi amcamızla yapacağım bu röportaj
kendisine eski günlerini hatırlatacağım için çok zor
geldi, ama kendimi mecbur kıldım; çünkü kendimin de
içinde bulunduğu bu "kahrolası" Almanya macerasını köylülerimizden
dinlemek, öğrenmek daha başka olacaktı.
Hal hatır sorduktan sonra konuya nasıl gireceğim diye adeta heyecandan titrerken çay ikramı geldi,bardağa şekeri koyup karıştırırken
cebimden çıkardığım kayıt cihazını
gören Niyazi amca o ne diye sorduğunda konuya girmiş olduk.
--Bu sizinle yapacağım röportajın ses kaydını alacak cihaz.
Ne röportajı bu?
--Almanya macerası,buraya geliş hikayeniz.
( etrafa bakınarak sanki başka işin yok mu dercesine
çayından da bir yudum aldıktan sonra)
Bu nerden aklına geldi?
--Biz
köyümüz adına Almanya'da bir dernek kurduk; ben de derneğimizin
görevlisi olarak Almanya'dan ve köyümüzden bu macerayı merak
edenlerle paylaşmak için böyle bir röportaj yapmayı ve köyümüzün İnternet sitesinde yayınlamayı düşündüm.
Neden olmasın,nerden başlayayım? Sen sor,ben
anlatayım.
--Almanya'ya gitme fikri nasıl geldi aklınıza ilk önce?
Ben askerliğimi yaptıktan sonra Zonguldak Karadon bölgesinde madene
başladım ve aşağı yukarı 17 sene çalıştım.
1964 senesinde Kalıncıoğlu'nun İsmail benim yedeğimdi."Yahu İsmail
herkes Almanya'ya gidiyor bizde yazılalım" dedim ve yazıldık.
Derken fazla
ara geçmeden bizim İsmail gitti, fakat benim müracaat kartı
çıkmadı, bir sene geçti kart yine çıkmadı. Kart gelseydi ben
de 64 -65 senelerinde gelecektim Almanya'ya.
--Bu
süre içerisinde,ilk gidenlerden izine gelen
oldu mu?
Tabi ki oldu, onlar da "biz makinenin başında oturarak para kazanıyoruz"
derken beni daha fazla merak aldı ve karar verdim tekrar denemeye. Karar
verdikten sonra 68 seçimleri olacaktı,Halk Partisi bizim
köyden kazanamıyordu, biz Demokrat Partiyi destekliyorduk.Abdurrahman dayı falan(benim dedem
) , Mustafa çavuşun karısı bizi kardeş edinmişti, anneme anne derdi
,seçim yaklaştığında
Mustafa çavuş Halk Partiliydi ve bana "dayısının sen bu
sefer oyunu Halk Partisine at,seni sandık başkanı yaptıracağım" dedi, bende
"olur dayı benim 4 senedir Almanya kartı çıkmadı onu
hallediver ben o zaman sizi desteklerim" dedikten sonra,"söz ilgileneceğim bizim Zonguldak'ta adamlarımız var" dedi.Sonunda
"sandık başkanı olacağım" dedim ve hısım akrabalara da
Halk
Partisini destekleyin bu sefer dedim ,seçim oldu ve 8-9 oy fakıyla
Halk Partisi kazandı .
--Bu
seçim sonucu da senin işlerin olacağı anlamına geldi yani.
Evet öyle oldu; nihayet seçimden sonra bana bir kart
verdiler iş ve işçi bulma kurumuna git diye. o zamanlar bu kurumda Sabri
bey diye bir müdür vardı. Kendisiyle görüştüğümde
"senin kart 1964 de çıkmış,
neden o zaman müracaat etmedin" diye sordu ben de yok almadım kart
dedim.
--Kart çıkmış,senin eline ulaşmamış demek ki.
Evet öyle ulaşmadı. Sabri bey de bana "senin kartı yakın bir zamanda çıkartıp
gönderirim" , dedikten sonra ben köye geri döndüm
.1965 in beşinci ayında ben Topanda ormanda çalışıyordum.
Ormanın
bir bölümünü kesim için almıştım,orada tomruk
keserken Dursun yengen ( eşi ) geldi ve bana "seni derhal Zonguldak
tan 'istyorlarmış"
dedi. Posta adresimiz Devrek'teki Fatime'yeydi, kuyumcu Fatimeye.
Rahmetli Hasan ağam Devrek' e varıyor ve kartı o alıyor Fatime'den.
--Hangi Hasan ağa?
Cin Hasan, Durmuş'un babası (Hasan Taşçı) kartı getiriyor eve yengene
veriyor, o da bana haber vermeye gelmiş Topana (Dursun yengeye
dönerek) hanım ben o akşam mı yoksa yarınki sabah mı gelmiştim
eve? (Dursun yenge de "bilmiyorum ki geçmiş zaman" diye geri
cevap veriyor) Eve geldim ve param da yok, fakirlik işte.
--Demek ki zor günler
di.
Bilmiyorum ki kimden para almıştım (bu arada da Dursun yenge
"annen vermişti" diye hatırlatıyor),
evet anam vermişti. Derken gittim Zonguldak'a bir tane iş veren
temsilcisi gelmiş. Beni yanına çağırdığında tercümana
dönerek Almanca bir şeyler dedi,
ben de merakla tercümana ne diyor diye sorduğumda "senin
saçlarının beyazlaşmaya başladığını, ihtiyar olduğunu ve Almanya'ya
gidemeyeceğini o söyledi" deyince bende "1938 doğumluyum,17
sene madende çalıştım" dedikten sonra Alman da "o zaman sen
tam bizim aradığımız adamsın" dedi.
-Sen de rahatlamışsındır
ozaman.Sizi seçiyorlar mıydı öyle?
Zaten ormanda kütük yuvarladığımdan ellerim de
nasırlıydı,baktıklarında tamam dediler ve muayeneye yazdılar; ama pek de umutlu
değildim.
--Neden teretdütlüydünki
?
Ben bronşit yüzünden madenden ayrılmıştım ,yüzde 20 malüliyetten ayrılmıştım,ondan dolayı ormanda çalışıyordum.Nitekim
çok şükür ilk muayeneyi geçtim.
--İyi,Allah'a
şükür sağlıklı çıktın,daha sonra?
Yalnız idrar bozuk çıktı.
--İdrara
kadar da mı kontrol ediyorlardı?
Sen ne diyorsun yahu, çırıl çıplak soyuyorlar adamı!
Daha sonra, bir numarayı da bana takmadılar mı?
--Nasıl numara takıyorlar ?
Doktor tekrar muayene edecek ya ondan dolayı birinci benden başlayacaklar ince
muayeneye. İşte iş veren gitti, kadın doktor başladı muayeneye,
affedersin her yere bakıyor!
--Doktor'da
mı alman ?
Yok yok Türk .O da dedi idrarında bir anormallik var diye ve
İstanbul'a gidip orada son muayeneni olup pasaportunu oradan alacaksın
dediler.
Allah razı olsun Sefer ağadan 400 lira aldım; o zaman çok
büyük para tabi; ben bu parayla idrar meselesini hallederim
dedim ve gittim İstanbul'a.
--Sefer
ağa derken ?
Şu bizim rahmetli Allah kana kana rahmet eylesin Akbaldırın
Çekeneci Sefer (İrfan ağabeyin babası Sefer Aydın) o verdi parayı. Tabi İstanbul'a gitmeden önce kendim başka özel
doktorda muayene oldum,idrarımda bir şey yokmuş,soğuk algınlığında
falan olabilir dedi ,ama yinede tereddütlü şekilde Akçasu'dan
da olmak üzere birkaç kişi gittik İstanbul'a, Alman Bürosu'na,orada da tekrar soyulup daha ince bir muayene olduk,aşağıda bekleyin dediler ve aşağıda beklerken
düşünüp acaba sonuç ne olacak diye dua
edip dururken yukardan merdivenin başına gelen birisi listeyi okumaya
başladı, biz de hep birlik bakarak dinliyoruz tabi ki, yarıya gelir
gelmez Niyazi Basan dedi ve daha sonra pasaport ile birlikte bir
kağıt verdiler ayın yirmisinde, beşinci ayın yirmisinde
havaalanına gelin diye.
--Kaç
senesinin oluyor şimdi bu 1968 mi?
Yok yok 1969 Mayıs ayının yirmisi, havaalanından uçakla Almanya'ya
gideceksiniz dediler.
--İlk
gidenler tirenle gitmiş.
Doğru önceden öyleymiş, neyse geldim Devrek'e aldım bir
büyüklük (0,7 lik Rakı şişesi) vardım bizim
köyün mezarlık arkasına orada Süleyman ağanın
Recep varmış (bu arada Dursun yenge '' yahu sende her şeyi
anlatmasana''diye müdahale ediyor) sen sus,çektik kafaları
Recep'le hey gidi Allah'ım sen yoksulluktan Almanya'ya gidiyorsun ne
bu vaziyet adam içer mi, gençlik alameti
işte, geldim eve. (dursun yengeye dönerek)on gün kaldım mı ben
köyde (evet on gün kaldın diye cevap alıyor).
--Heyacanlı
son günlerin artık..
Dönelim bizim 1964 de çıkmayan karta, nerdeymiş o kart kim almış biliyor musun?
--Kimdeymiş
birisimi almış yoksa?
O zamanlar benim kart İsmail'in kartıyla
birlikte kuyumcu Fatime'ye
geliyor,bunu oradan Süleyman ağanın Recep alıp bana vermesi
için karısına
veriyor.
--Size versin diye demekki
?
Oda sandığa atıyor mu rahmetli. Rukiye öldükten
sonra kart çıkıyor sadıktan yoksa ben babanlardan önce
gelecektim Almanya'ya.
--Sandığa neden koyduki?
Cahillik işte bilmem ki neden, neyse dönelim bizim
Almanya
yolculuğuna; vardım ayın yirmisinde İstanbul'a havaalanı'na bindiğimiz
uçak da Condor'du,
indiğimiz yerde Düsseldorf.
--Karşılayan oldumu havaalanında?
Seninle başka gelenlerde varmıydı?
Sen ne diyorsun büyük 400 kişilik uçak, belki de tabi hepsi
işçi adayı, Altenessen'den işveren ve tercüman gelmiş bizi almaya,
tabi Gelsenkirchen'den , Essenden, Recklinghausen'den de gelmişler
bizi ayırdılar .Benim kartta dik ayak işçisi diye yazıyordu, ondan
dolayı beni Altenessen ocağına ayırdılar
orada dik ayak olduğu için.Geldik 15-20 kişi Karlsplatz'daki Heim'lara (iş.i yurdu pavyon ) tercümanda Rum.
--Bilmediğin bir yere geldin Heim Büyükmüydü?
Çok büyük 500 kişilik.
--Odada
kaç kişi kalıyordunuz?
Bir odada 3 kişiydik,altlı üstlü karyola
(ranza) vardı.
--Alış verişi nasıl yapıyordunuz, tercüman geliyor muydu,yemeği
falan nerede yapıyordunuz?
Yok yok tercüman gelmiyordu, bize tercüman
yazıverdi önemli şeylerin ismini onu gösteriyorduk. Sağda Türkçe
solda Almanca yazıyordu , öyle öyle öğrendik, zaten ilk
önce ekmek,tuz şeker gibi şeyleri öğrendik. Ortak mutfağımız
vardı orda yapıyorduk yemeği de.
Bir iki gün dinlendikten sonara bizi öğrenci atölyesine verdiler.
--Eğitim için?
Orada Pickhammer (mortakel), Schlauch(hortum), gibi şeyleri
öğretiyorlardı. Aramızda hiç ocak görmeyenlerde vardı tabi.15-20
gün sonra ben dedim çalışacağım diye, sıkılmıştım artık bildiğim şeyleri tekrarlarken.
Tercümana, Rum tercümana dedim ben böyle uğraşamam ben buraya kömür kazmaya geldim
Ne bu böyle diye tercüman da sen iki ay kurs göreceksin evraklarında öyle yazıyor dedi,
bende iki ay kurs murs göremem , çalışacağım dedim. Ertesi gün ben ,tercüman,
çavuş, mühendis, vardık ayak başına başladık aşağıya inmeye.
Ben fırladım gittim meraktan ayak dibine doğru tercüman çağırıyor sen nereye gidiyorsun diye,
ona sormuşlar bu adam delimi ne böyle, nereye koşuyor diye.
--İnmiştin artık merak ettiğin ocağa
. Ayak başı öyle dikmiydi de hızlı gittin ?
Dik ne demek , yüzde yüz dik ; Zonguldak'taki ayaklardan daha
çok dik, ben öyle ayak görmedim, oluk olmadan
kömür kendiliğinden gidiyor. Yukardan aşağı ya baktığın zaman
aşağıdakiler kuş kadar gözüküyordu , gittim yanlarına sen
neden koştun dediler, ben bu ocaklarda 17 sene çalıştım baktım
bizimkilere benziyor mu diye dedim.
Zaten Zonguldak'a gelen işçi temsilcisi çalıştığım dik
ayağın planını çizmem için verdiği kağıda yazmış dik
ayakta çalışacak diye.
Tercüman bana yarın buraya geleceksin, iki hafta birisiyle
beraber çalışacaksın daha sonra kendin çalışacaksın
dediğinde ben iki hafta onunla çalışamam iki üç
gün sonra kendim çalışıp
kendi yaptığım işten prim alacam dedim çünkü
günde iki sarma yapan biri 52 mark yevmiye alıyordu, ben çalışacağım yanımdaki pirimimi
alacak ; olur mu öyle? Tamam deyip orada verdiler elime mortakeli, bir başladım
,gençlik
işte, etraf toz duman adeta gürlüyor, ocakta kömür sel gibi iniyor ayak dibine, arkadan bağırdı
mühendis "bu adam ne yapıyor, göçerecek burayı başımıza" diye,
ve bana direk verdiler kesim tokmakla yerine yerleştirip kamayı
taktım, takoz vurdum, takozsuz olmaz bu, mecbur takoz konacak, mühendis tercümana demiş
tamam güzel çalışıyor kendisi çalışabilir diye böylelikle ilk gün bitmiş oldu.
--Bu arada
, Almanya'da senin buraya(Almanya'ya) geldiğini duyanlar olmuş mu, seni ziyarete geldiler mi?
Evet,bir hafta sonra falan gelmişlerdi baban
ve Ahmet hoca (Ahmet Karakiraz). Hatta Allah razı olsun Ahmet hocadan bana elbise aldı, para
verdi , benim geleceğimi zaten duymuşlar onlar.
--Türkiye'yle
nasıl haberleşiyordunuz ?
Mektup yazıyorduk, bir buçuk-iki ay sonra cevap gelirdi.
--(Dursun yengeye
soruyorum)siz bunu gönderdikten sonra merak ettiniz mi diye "tabii, hatta kim bilir nereye gitti diyenler oluyordu" diye cevap alıyorum.
-Bu seneleri özetleyebilir misin
desem:
"Beş altı sene çalışıp
bir araba alırım diye geldim buraya; senelerce çalıştım.
Hala
zengin olup da gidemedim memleketime,ya da fakir olup da gidemedim. Ne kazandın diye
sorarsan; kaybettiklerim oldu ve de pek bir kazancım olmadı. Görüyorsun işte; ne memlekette kalabiliyoruz burada
torunlarımız var diye, ne de burada kalabiliyoruz memlekette yer, yurt, sağlık var
diye..."
Bu arada sohbete o kadar dalmışız ki kahve gelmiş
önümüze farkında değiliz,ben de bu röportajı sona bağlayarak
başka konularda kendi aramızda sohbete devam ediyoruz...
Bu arada yaptığım bu röportajı ilgiyle cevapladığı için Niyazi
BASAN amcaya çok teşekkür ederek daha nice yıllarını torunlarıyla
birlikte, sağlıklı ve mutlu bir şekilde geçirmesini temenni
ederim.
Ayrıca bizi ağırladıkları için Dursun yengeye ve kızları Saime'ye de şükranlarımı sunarım.
Abdullah Aydın 0cak 2007 |